Sanatın, sanatçının arkasında olmazsak susuz kalırız!

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kapsamlı ve son derece şeffaf bir röportajla konuğumuz olan Prof. Dr. Berin Ergin; “Toplum olarak sanatın, sanatçının arkasında olmazsak susuz kalırız. El ele vererek sanatın, sanatçının yanında olmak gerektiğini özümseyelim ve destekleyelim” dedi.

 

– Öncelikle sizin adınıza düzenlenen “Saygı Günü”nden biraz bahsetmenizi isteyeceğiz. 50. yılınızda düzenlenen bu özel günde, “sahne ve perde çalışanlarının hukuki sorunları” da ele alındı. Bu konuda da fikirlerinizi almak isteriz…

 

Benim için çok anlamlı ve onurlandıran bir aktiviteydi. Mensubu olduğum İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Ana Bilim dalı Başkanı Prof. Dr. Gülsevil Alpagut benim için böyle bir oluşumu gerçekleştirdi. Emekli olduğumda da aynı şekilde beni çok anlamlı bir saat ile onurlandırmışlardı. Saygı gününü “Sahne ve Perde Çalışanları Hukuki Sorunları”nın görüşüldüğü bir seminer ile birlikte gerçekleştirmeleri, gerçekten hayatımın unutulmaz bir anısı oldu. Toplumsal bir konunun, perde ve sahne çalışanlarının bu mesleği ifşa ederken karşılaştıkları inanılmaz sıkıntı ve sorunların kamuya duyurulmasına neden olduğu için yararlı bir aktivite oldu. Sahnelerin açık kalmasına, ekranların kararmamasında ve toplumun her dönemde, her kesiminde mutlu olmasına imkân veren, birkaç saat gerçek hayattan uzaklaşmalarını sağlayan ve bir ülkenin yüzü olan sanatçı ve sanatın içinde bulunduğu durumu gördük. Gerek sinemanın ve gerekse tiyatronun sürekliliğinin sağlanmasında birinci sırada sanatçıların sosyal haklarının korunması gerekirken, haklardan yoksun olduklarını maalesef birinci ağızdan dinledik. Yasalara aykırı biçimde sosyal haklardan mahrum edilmeleri karşısında mücadele etmek gerektiği bilincinin topluma yerleştirilmesi gerekir. Toplum olarak sanatın, sanatçının arkasında olmazsak susuz kalırız. Sanatçılar Sendikası Başkanı Meltem Cumbul hanımefendiyi gayretleri ve zor şartlar altındaki çalışma aşkı için kutluyorum. El ele vererek sanatın, sanatçının yanında olmak gerektiğini özümseyelim ve destekleyelim. İşte bana gösterilen sevgi gününden bu hisleri edinerek ayrıldım ve bana yeni bir uğraş sebebi yarattığı için mutluyum.

 

– Hukukçu olmayı tercih etme sebepleriniz nelerdir? Bugün seçme şansınız olsaydı yine aynı bölümü ve aynı fakülteyi seçer miydiniz?

 

Hukuk, adalet ve eşitlik, hukukçunun hayallerini süsler. Ben de hukuk fakültesine başladıktan sonra, hukuku benimsedim ve kaynaştım. Bana göre olduğunu gördüm. Ancak hep tıp okumak hayalimdi. Başka deyişle tercih etmedim ailemin önerdiği fakülte olduğu için onun sınavına girdim ve kolaylıkla kazandım diyelim. Esasen uğraştığım her konuyu, yaptığım her işi severek ve isteyerek yapan bir mizacım var. O nedenle hukukla uğraşmak da bana uygun geldi ve hukuk koridorunda yürüdüm. Gerek öğretim üyeliği, gerekse avukatlık, danışmanlık faaliyetlerini çok yoğun olarak yaşadım. Çalışmak hep benim uğraşım oldu. Bugün üniversiteye girecek olsam hukuk seçer miydim zor bir soru, cevabı ne olmalı? Neden diye sorarsanız ki soruyorsunuz, hukuk herkesin az veya çok öğrenmesi, bilmesi gereken bir disiplin. Toplumda öyle sorular veya öyle olaylar ile karşılaşıyorum ki, çok basit konuları bile değerlendirmek ve beyinlerinde bir muhasebesini yapmaktan aciz nice bireyler var. Özellikle de eğitimli olanların aldıkları kararlar ve uygulamalarındaki adaletsiz, hiçbir disiplin ile uyuşmayan fiil ve davranışlar hukukun yaygın olarak bilinmesinin gerekli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle az dahi olsa temel birtakım hukuki disiplin ile ilgili öğretinin sistemleştirilmesi uygun olur diyorum. Buna uygun bir sistemin hukuk dışındaki tüm fakültelerde ve eğitim kurumlarında uygulanması pekâlâ mümkün olur diye düşünüyorum.

 

– Kadınların hukukçu olmalarını, hâkim, savcı veya avukat olarak mesleklerini ifa etmelerini, günümüz Türkiye’si acısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Öncelikle belirtmem gerekir ki ben kadın erkek açısından fark gözeterek sorunlara bakmak istemiyorum. Tüm meslek hayatım boyunca da eşitlik ilkesini savundum. Cinsiyet ayırımcılığına karşıyım ve konuşurken kadın-erkek olarak nitelenmesine de son derece kızarım. Bu açıdan dişil bireyler bağlamında yasalarda bazı sosyal haklarda, pozitif ayırımcılık var ise bunun nedenlerinin kadınlara ayrıcalık tanımak adına olmadığını şartlar gereği olduğunu savundum. Tüm mesleklerde olduğu gibi, Hukuk meslekleri de hâkim, savcı, avukat olarak insanların herhangi bir cinsiyet ayırımına neden olmadan yapacakları mesleklerdir. Kızlarımızın bu mesleği tercih etmeleri son derece akıllı bir seçimdir. Yasalarımızda kadınların hâkim ve savcı olmaları konusunda herhangi bir ayırımcılık bulunmamaktadır. Türkiye şartları açısından da bir sakınca görmemekteyim. Yurdun her köşesi, bence eşit düzeyde hizmet verilmesi gereken yerlerdir. Bu vatan bizim, her türlü şartta görev yapılmalıdır.

 

– Adalet bağımsızdır, yansızdır, eşitlikçidir. Türkiye’de şu andaki yargının durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?

 

Yasaların insan haklarına uygun olması ile yasaları uygulayanların yasal haklara saygılı olmaları, özgür olmaları, bağımsız olmaları farklı olgulardır. Adil olmak, adaleti yansız uygulayabilmek, olması gerekendir. Ancak Kuran’da bile insanın ne denli kötü olduğu çeşitli ayetlerin içinde belirtilmiştir. Bu bağlamda konuya baktığımızda, normal rutin işler bağlamında yargı mekanizmasında pek fazla adaletsizliklerin yanlı olmak sebebiyle yapıldığı kanısında değilim. Ancak çeşitli nedenler ile delilleri görme, yazılanları, talepleri algılama, sunuş biçimi gibi unsurlardan kaynaklanan adaletsizlikler her zaman olabilir.

 

_BRK0604

 

– Sizin biraz kendinizden bahsetmenizi isteyeceğiz. Bunca yıllık deneyim ve sosyal çevresi çok güçlü biri olarak, siz kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Görev bilinci yüksek olan bir yapım var, bu nedenle görevlerimi ifa ederken birtakım kurallara uyulması için gerekli önlemleri aldığım doğrudur. Başarı için kurallar gerekli diye düşünüyorum. Ancak bu ciddiyet karşıdakinin haklarına saygısızlık veya onurunu incitmek gibi fiil ve davranışları içermemelidir. Zaman içinde bende de değişiklikler oldu. İnsanın tutum ve davranışlarında değişiklikler oluyor, kendinizi geliştiriyorsunuz, her öğrendiğiniz, her karşılaştığınız sosyal olaydan ders alıyor ve zaman içinde değerlendirerek gelişiyorsunuz. Bu nedenle şimdilerde her konuyu daha toleranslı karşıladığımı söyleyebilirim. Ayrıca yönetici ve karar verme pozisyonunda olarak emir ve talimat ilişkisinde belirli bir ciddiyetin olması gerekli diye düşünüyorum. Aksi halde iş yapamazsınız. Bunun dışında, kişi olarak hiç kıskanç olmadığımı biliyorum. Hiç kimsenin özeli ile ilgilenmem, bana fikir almak için aktarıldığında da aklımın yettiğince bilgi verir, sonra unuturum. Dedikodu yapmayan biriyim. Esasen dedikodu yapılmasını hiç sevmem ve müsaade de etmem. Kimseye karşı kin ve nefret hisleri duymam, bana yapılan olumsuzlukların nedenlerini araştırır, haritasını çıkarır ve sebebini bulduktan sonra da benden kaynaklanan bir neden olmadığını görürsem kişiye notunu verir, defterden silerim. Ancak muhatap olduğum olumsuz davranışa ben sebep olduğumu tespit edersem, gerekli tavizi verir; özür de dilerim. Ancak kasten şimdiye kadar kimseye kötü davranmadım ve kötülük yapmadım ve bana kasten kötülük yapanlar, iftira atanlar, kişilik haklarıma yönelik davranışlarda bulunanlar olursa onları da hiç af etmem. Sonuçta adalet benim sınırlarım. Neşem yerinde ise çevremi sıkmadığımı biliyorum. Tanıdıklarıma yardım etmeyi bir şeyler yapmayı severim. Dostlarımla sık sık yemek sohbetlerinden ve özellikle evde davet vermekten çok hoşlanırım.

 

– Çok köklü, eski bir ailenin mensubusunuz. Eminiz ki şahane hatıralarınız vardır; birazcık tazeleyelim mi?

 

Evet gerek anne tarafımın ve gerekse baba tarafımın ailesi ile ilgili kayıtlar ve şecereleri çok eski tarihlere dayanmakta. Ben büyüklerimizi görmedim, ben doğmadan önce vefat etmişler. Anneannem hariç onlar ile bir hatıram yok, ancak anne ve babamdan naklen bazı yaptıklarını bilmekteyim. Ailem ile iftihar ettiğimi belirteyim. Ailem de her iki tarafın da aileleri Devlet görevlerinde Yeniçeri ocağında alemdar olarak veya Voyvoda sıfatı ile veya Padişahı temsilen gönderildikleri yerlerde görev yapmışlar. Babamın baba tarafı Üsküdar Sancağı Paşa Kapısı mahallesinden İnce Alemdarzade Mehmet Paşa soyu olarak kayıtlara geçmiş. Mezarının Musul’da olduğu yazılı. Yine Mehmet Paşanın oğlu İnce Alemdar Mustafa Paşa’nın mezarı da Doğu Beyazıt’ta olarak kayıtlara geçmiş. Demek ki görev yerlerinde vefat etmişler. Oğlu İnce Alemdar Tahir Bey’in İstanbul’dan naklen kaydı 1826 Diyarbakır’a gelmiş olarak görülüyor. II Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağının kaldırılması ile sürgüne gönderilenler arasında İstanbul’dan Sivas ve oradan Diyarbakır’a geliyor. Yeniçeri Ocağında Alemdar olarak görev yapmış olan babamın dedesi Tahir Bey, benim dedem Zülküfül doğduktan sonra Silifke’ye yerleşmiş ve başka çocukları da olmuş. Dedem de yine Arnavut olarak bilinen bir aileden olan babaannem ile evlenmiş. Babaannemin ailesi ile ilgili şerece ise çok daha eskilere dayanıyor; 1639 ve öncesine… Babamın anne tarafı Arnavutluk’tan gelmiş ve Hasan Çelebi oğlu Voyvoda Ahmet Ağa ve onun oğlu Semanzade Tahir Ağa olarak bilinen bir soy ağacının içinde görülmekte. Ailenin reisi Diyarbakır’da görevlendirilmiş ve IV Murat zamanında Bağdat seferine gönderilmiştir. Tahir Ağa’nın torunu Abdurrahman Ağa’nın kızı olarak babaannem dünyaya gelmiş ve İnce Alemdar ailesinin ferdi ile evlenmiş ve babam olmuş. Annemin ailesi bağlamında ise babası demin bahsettiğim gibi Osmanlı son dönem mebusu ve Cumhuriyet döneminin ilk mebusu olarak vefat ettiği 1940, 29 Ekim tarihine kadar milletvekilliğini sürdürmüştür. Almanya ve Fransa’da bulunmuş, onların döneminde Avrupa’da tahsil önemli olduğu için ailesi göndermiş diğer akraba çocukları ile birlikte ve İngilizce Almanca öğrenmiş. Esasen bu bilgisi nedeniyle Lozan Konferansında Mustafa Kemal Atatürk dedemi müşavir olarak görevlendirmiştir. Anneannem ve dedem akraba olup İstanbul’dan Padişah emri ile Diyarbakır’ı yönetmek üzere gönderilen dört aileden birisine mensuplar. Ailelerinin geliş tarihi de 1800’lerin başlarına rastlamakta. Ailemde halam dâhil herkes vatanı için çalışmış, savaşmış ve yönetmiştir. Halam İstiklal savaşında komutan olan eşi ile birlikte kağnılarla ve askerle birlikte Anadolu’dan koparak önlerinden kaçan Yunanlıları Ege denizine kadar sürmüşler ve Ayvalık’ta Cunda adası olarak bilinen yerin düşmandan kurtarılmasını sağlayarak, askerler ile birlikte iki çocuğu ile korkmadan savaşın içinden denize ulaşmıştır. Savaşçı bir aileden geliyorum görüyorsunuz. Mustafa Kemal çocukluğumdan beri sofralarımızın konusu idi, onun büyüsü ile büyüdüğüm için düşünmenin, karar vermenin ve en önemlisi özgürlüğün ne olduğunu biliyorum diyelim.

 

– Özel hayatınızdaki meşguliyetlerinizin çeşitliliği çevreniz tarafından “Maşallah çok faal” olarak tanımlanıyor. Nedir bu meşguliyetler?

 

Ben bir işle meşgul olmazsam sıkılırım. Sürekli hareket halinde veya bir şeyler yazmak, karalamak ile meşgul olmalıyım. Aynı anda birkaç faaliyeti sürdürebilmekte idim. Şimdilerde tek iş yapabiliyorum. Fakülteden emekli olduktan sonra, Avukatlık mesleğini sürdürdüm, giderek azalttım tabii ki, danışmanlık daha cazip geliyor. Ancak birkaç yıldır uzun süreden beri üyesi olduğum bir Uluslararası Hukukçular Derneğinin (UIA) Türk Mili Komitesi Başkanlığını yapıyorum. Bu kuruluşun yurtdışındaki toplantılarına ve kuruluşun yıl içindeki çalışma gurubu ara toplantılarına gidiyorum. Tebliğ vererek veya moderatör olarak katılıyorum. Yeni bilgiler öğreniyorum. Benim için turistik seyahatten daha faydalı ve yararlı oluyor. Ayrıca sanatsal faaliyetlere katılmaktayım. Yurt içinde veya dışarıda, konserleri izlemekten zevk alıyorum. Bazı projeler üzerinde çalışıyorum, hayata geçirebilirsek birçok sivil toplum kuruluşunun amacı olup da gerçekleştirmekte yol ve yöntem açısından farklılıkların oluştuğu ve sürekliliğinin olmaması nedeni ile zayıf kalan eğitim konusunda bir yapılanmayı gerçekleştirmek istiyorum. Benim gibi düşünen arkadaşlar ile bir yol alabileceğimiz ümidini taşımaktayım. Bu arada şiirle de uğraşıyorum. Yakında editör üzerinde çalışmasını bitirirse, baskıya gidebilecek bir çalışmam var. Bunun gibi faaliyetlerim var diyelim.

 

– Sanata ve seyahate olan tutkunuzu biliyoruz. Bu anlamda, okurlarımız için önerileriniz var mı? Gidilmesi, görülmesi gereken 5 şehri bizim için sıralar mısınız?

 

Görsel ve işitsel sanat hayatımın bir parçası. Çocukluğumdan itibaren gramofonum vardı ve babam klasik müzik plakları almıştı. Kendime göre seçici olarak sanatsal faaliyetlere katılmaktayım. Belirtmek isterim ki her yapılan, her uygulanan davranışları veya seslendirmeleri sanat olarak görmüyorum. Sanat benim için tarihin derinliklerine götüren, düşünce koridoru açan, ruhumu dinlendiren nitelikte olduğu zaman bir anlam ifade ediyor. Tarihi yerleri gezmeyi, seyahat etmeyi çok seviyorum, hayatımın bir parçası seyahat inanılmaz bir tutku. Çok yere gittim görmediğim yerleri görmek için imkân yaratmaya çalışıyorum. Görülmesi gerekli yerler olarak öncelikle vatanın her köşesini görmek gerekir diye düşünüyorum. Ben zor olan yerler hariç büyük bir coğrafyada eski medeniyetleri gezdim. Tavsiye ederim ülkemizi görmeyi, üstelik şimdi birçok yerde kalınabilecek güzel oteller yapılmış. Van Gölü ve çevresi hayran olduğum bir yer örneğin, gölde yüzdüm bile.

 

Yurt dışında bir daha görmeyi düşünebileceğim yerlerden beş tanesini belirteyim. Örneğin, Norveç Bergen şehri, mimarisi ve görünüşü farklı geldi bana ve etkiledi. Avusturalya Sydney gerek konumu itibariyle, gerekse mimarisi ve insanları ile beni etkilemişti. O nedenle Avusturalya görülmeli diyorum. İsrail’de Kudüs, anlatmaya gerek yok dolu dolu geçmişin yaşandığı bir yer, tarih kokuyor. Sosyal olgu dinlerin çıkışı ve tüm bölgede M.Ö.’ki insanların yaşamları ve kültürlerinin kalıntılarını görmek, el sürmek güzel bir anı ve his, iki kere gittiğim yerler olmasına rağmen tekrar gidebilirim. İspanya’da Barselona, müthiş güzel mimari yapıtlar var etkilenmemek imkânsız. Çok iyi muhafaza edilmiş bir şehir, Katedrali bir gün gezebilirsiniz her köşesi hayranlık veriyor. Şehir mimarisi renklerle bezenmiş, özellikle mimar Gaudi’nin yapıtlarını görmek birkaç kere gitmeyi gerektiriyor. Makedonya’da Ohri ve Ohri Gölü, müthiş bir manzaraya sahip, dinlenmek için ideal bir yer. Aslında Makedonya’nın her tarafı insana huzur veriyor. Buralar imkânım olursa tekrar görmek istediğim yerler. Bu yerlerde tarih var, sanat var, dolu dolu insan emeğinin sergilendiği yerler. Bir de Niagara Şelalesi’ni helikopterden izlemenin keyfini yaşamanızı tavsiye ederim. Doğanın güzelliği ve görkemi karşısında acizliğinizi hissediyorsunuz. Her seyahat insana değer katıyor. Görüşleriniz, hayata bakışınız, değer verdiğiniz her şey farklılaşıyor. Çalışma aşkı kazanıyorsunuz. Üretmenin gerekliliğini hissediyorsunuz, canlanıyorsunuz, taze kan gibi…

 

– Bu soğuk kış gününde ışığınızla bizleri ve okuyucularımızı aydınlattığınız için teşekkür ederiz. Son olarak sizden hayata dair bir mesaj alabilir miyiz?

 

Öncelikle her bireyin kendisine saygı duyması ve değer vermesi, üzerinde durmak istiyorum. Kendinize saygı duyar ve değer verirseniz, herkes size değer verir ve saygı duyar. İnsanı mutlu eden husus başarılı olmaktır. Başarının başkaları tarafından takdir edilmesine gerek yoktur, siz kendiniz başarılı mısınız, değil misiniz zaten bilirsiniz. Başkalarının başarısına sevinenler, saygı duyanlar, takdir edenler kendinden emin ve kendine saygı duyanlardır ve bunların sayısı da çok azdır. Başarılı olmak, çok zengin olmak da değildir. Emek sarf ederek çalışmak, yaptığı işten zevk almak, kendisine değer vermek, bence başarının zirvesine ulaşıldığını gösterir.

 

“Ülkemizin iyi yetişmiş nesillere gereksinimi var”

 

Fakülteye asistan girince, hocaların kitaplarını, dergileri ve birkaç top pelür kâğıt ve saman kâğıdı dediğimiz teksir makinasında kullanılan kâğıttan bir top ve birkaç kalem vermişlerdi. Ben de bunlar verilince, kitaplardan istediklerimi evdeki kütüphaneme getirdim ve iki top pelür kâğıt ile bir top sarı kâğıdı da eve getirdim. Babam bunları görünce “Derhal yarın bunlar fakülteye gidecek, bu kâğıtlar devletin malı ve orada kullanılmak içindir; eve gelmez, kendi özel çalışman için kullanamazsın” dedi. Ertesi gün tıpış tıpış geri götürdüm. Eve gediğimde bir çok renkte pelür kâğıt ve birkaç top sarı kâğıt ve şimdi A4 dediğimiz ancak o zaman bu kadar iyi kalite olmayan daktilo kâğıdı topları çalışma masamın üzerinde duruyordu. O tarihten itibaren fakültede kullanılması gereken hiçbir eşyayı evime sokmadım. Makamımdaki telefonlardan özel işim için telefon bile etmedim. Bu çok anlamlı bir ikazdı benim için, aslında devletin malının nerede kullanılması gerektiğini anlatan bir davranış. Ailelerin çocuklarının yaptıklarını ve yapmadıklarını çok iyi takip etmeleri gerekir, ülkemizin iyi yetişmiş nesillere gereksinimi var…

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.