Takıntılarınızdan kurtulun!

featured
service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Tekrar tekrar aklınıza gelen ve sizde sıkıntı yaratan duygu, düşünce ve istekleriniz varsa ve bunları sürekli yapmaktan kendinizi alamıyorsanız obsesif-kompulsif bozukluğunuz olabilir!

 

Obsesif-kompulsif bozukluk, kişinin mantıksız olduğunu kabul etmesine rağmen, inatçı ve yineleyici biçimde aklına gelen ve onda sıkıntı yaratmasına rağmen engellenemeyen hareket ve davranışlarla seyreden bir hastalıktır. Kişi, anksiyete yaratan obsesyonlarla başa çıkabilmek için anksiyeteyi azaltıcı etkisi nedeniyle kompulsiyonları kullanmaktadır.

 

Obsesyon, devamlılık gösteren, tekrar tekrar zihnimize giren düşünceler, istekler veya sık sık ortaya çıkan endişelerdir. Kişi, saplantılı düşüncelerin aklına gelmemesi için uğraşmasına rağmen sürekli gelir ve kişinin sıkıntıya girmesine neden olur.

 

“Acaba kapıyı kapattım mı?”, “ütünün fişini çektim mi?”, “kir var mı?”, “bulaştı mı?” gibi düşüncelerden bir türlü kurtulamaz. Bu endişeli düşünceler kontrol edilene kadar sürüp gider…

 

Kompulsiyon ise genellikle obsesif düşüncelerin kişide yarattığı sıkıntıyı giderme amacını güden istemli, yineleyici, bir amaca yönelik yada yönelikmiş gibi görünen ve kişinin çoğu zaman kendini engelleyemediği hareketler ve davranışlardır.

 

Değişik koşullar altında ortaya çıkar

 

Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğunun başlıca özelliği, düzenlilik, mükemmeliyetçilik, zihinsel ve kişiler arası ilişkilerde kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntünün olmasıdır. Bu örüntü, genç erişkinlik döneminde başlar ve değişik koşullar altında ortaya çıkar.

 

Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan kişiler, yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede kurallar, önemsiz ayrıntılar, listeler, program yapma ya da biçim üzerinde özenle durarak kontrol koyma duyumlarını sürdürme girişiminde bulunurlar. Aşırı derecede ölçülüdürler ve yinelemeye yatkındırlar. Ayrıntılarla özellikle ilgilenirler ve hata yapmamak için tekrar tekrar denetim yaparlar.

 

Obsesif-kompulsifler iç görüden yoksundur

 

Obsesif-kompulsifler, bilinçdışı dürtüleriyle, açığa vuran davranışları arasındaki çelişkiyi görmezden gelmek için çok çaba gösterirler. Bunu, kendilerini incelemekten kaçınarak yaparlar. Dolayısıyla obsesif-kompulsifler kendi dürtüleri ve duygularıyla ilgili olarak içgörüden yoksundurlar. Obsesif- kompulsiflerin çoğu bu düşüncelerin hastalıkla ilgili olduğu şeklinde bir psikiyatrik içgörüye sahip olduğu halde, % 5’i ise obsesyonlarının ve kompulsiyonlarının mantıklı olduğunu düşünmektedir.

 

Aile ve çevre faktörleri bu bozukluğu tetikleyebilir

 

Birçok insan obsesif kompulsif bozukluğun nasıl geliştiğini merak eder. Bu bozuklukla ilgili birçok bilimsel varsayım vardır ve tek bir varsayım ile açıklanamaz.

 

Bazı çevresel stres yaratıcı faktörler bu hastalığı tetikleyebilir ya da kişide var olan bu rahatsızlığı kötüleştirebilir. Bunlar; taciz, yaşamsal değişiklikler, hastalık, sevilen birinin ölmesi, iş veya okulla ilgili değişiklikler veya problemler ve ilişkiyle ilgili kaygılardır.

 

Çocukluk dönemindeki yaşantılarla oluşan bazı koşullanmalarda (kirlilikle ilgili ailenin olumsuz tepkileri, kirlendiğinde kızılması ve titiz davranışları, buna karşılık yıkanma, silme davranışlarının beğenilmesi, desteklenmesi) bu bozukluğun gelişiminde etkili olan faktörlerdir.

 

Tedavinin etkinliği, süresi ve sınırları konusunda esnek olunmalıdır

 

Bu rahatsızlık uzun süreli, zaman zaman iyileşme dönemleri gösteren bir rahatsızlık olduğu için tedavinin etkinliği, süresi ve sınırları konusunda esneklik gösterilmelidir.

 

Bu konuda olumsuz yargıların yanı sıra aşırı beklentilerinde kişi için sıkıntı yaratacağı hatta tedaviden kaçmasına neden olabileceği unutulmamalıdır.

 

Obsesif kişiler sıklıkla depresif duygu durum yaşadıkları için, depresyonun obsesif belirtileri daha da artabileceği göz önüne alınarak, kişi bu yönden araştırılmalı ve gerekirse bu yönde bir tedavi uygulanmalıdır.

 

Tedavi yönteminin seçiminde hastanın kişilik yapısı, terapistle kuracağı iletişim biçimi, işbirliği düzeyi, entelektüel durumu, aile ve sosyal çevresi göz önüne alınmalıdır. Uygulanacak tedavi tekniği gelişigüzel seçilmemelidir. Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın tedavinin başarısı terapist ile kişi arasında kurulacak iletişimin niteliğine bağlı olduğu unutulmamalıdır…

Yorumlar kapalı.